11 Ocak 2011 Salı

Vaiz Sokağı Numara 70’te Teninle Konuşmak

“Zengin adam parasıyla, fakir adam karısıyla oynar” demişti ilk iş yerimdeki Bilge Çaycı Fevzi Abi ahaliyle bir sabah sohbetinde. Geçenlerde bir arkadaşla lafını ettik hatta. O kızcağız “Canım sıkıldı” dediğinde “Seni kocaya verelim” demiş anneannesi. “Mantığı buymuş meğer” dedi benim bu eşsiz alıntımı görünce hatta.

Fevzi Abi’nin (‘ağabey’ olarak düzeltmeyeceğim) erdemleri kadar eski artık bu söz. Zira günümüzde zengin adam da fakir adam da bilgisayarıyla oynuyor daha ziyade. Hepsi sosyal paylaşım (!?) sitelerinde. Arada bir fark var tabii. Birinin elinde bilgisayarın hap haline getirilmiş hali olan bir iPad var – ki bu pek de hijyenik olmayan bir ped- diğerinde ise ayda bilmem kaç liraya Arap Türk Telekom’dan alınma masaüstü bilgisayarı (sofra şarabı gibi bir çağrışım yapmaz umarım).

Sadede gelelim. Okuduklarımız ve dinlediklerimiz bazen fakirliğe özendirebiliyor insanı. Burada sözünü ettiğim “eski moda bir fakirlik”, efendim; daha çok sadelikle ilgili bir fakirlik. Bu açıklamayı yapmak zorunda hissettim kendimi- ne acı. Zira Özal döneminden sonra en büyük ayıp oldu fakirlik. Tıpkı 12 Eylül sonrasında örgütlenme lafını duyunca büyüklerimizin okuyup üflemesi gibi. Artık kadınlar için sadece güzellik, erkekler için ise para ve güçtü en büyük erdem. Zaman içinde para ve güç eş anlamlı hale geldi. Yani bir önceki cümlemizde anlam bozukluğu yaptığımı düşündürecek kadar hızlı değişmeye başladı trendler. Ve ne yazık ki birer ölümlü olarak biz de bu değişimden payımızı aldık ister istemez. Özgürleşmek adına, engin denizlere ulaşmak adına hep dışa açıldık. Sonradan bazılarımız gördük ki Dimyat’a özgürlüğe giderken geride bir sürü bulgur bıraktık. O bulgurlar kadar çocuğumuz olsa hepimiz aç kalırdık. Bir de bulgura sormak lazım tabii ne hissetti. Keşke Flash TV Ana Haber bültenine yakışır bir ajitasyonla bir anlatabilse ne hissettiğini.

Bu tilkilerin kırkını da aklıma bir şiir ve bir şarkı getirdi aslına bakarsanız. Şiir olanı bir Turgut Uyar şiiri (“Uymaz mı yahu?” dediğini duyar gibiyim bazılarının): Vaiz Sokağı Numara 70. Belli ki Fevzi Abi veya moda tabiriyle onun bir ferdi olduğu söylemin düşünce liderlerinden biri ile istişarede bulunmuş Uyar ya da insana fakirliği sevdirebilecek kadar kadın bir kadın sevmiş. Son ihtimal ise şair olmak bulgur kadar bir kadını Dimyat’a mal edebilmekmiş zaten.

Şarkı ise ancak Ortaçgil yorumuyla dikkatimi çekmiş bir Ezginin Günlüğü şarkısı: Teninle konuşmak. Söz gümüş ise sukut altındır öğretisi ile büyütülmüş bir ecdadın çocuğuna ne kadar da afili geliyor. Biz daha birbirimizle konuşamazken, konuşmayan kadına ‘hanımefendi’ erkeğe ise ‘beyefendi’ denirken tenle ne kadar konuşabiliriz, bu da ayrı bir denemenin konusu olsun. Hem Sultan Süleyman da hiç sevişmezdi ki. İnsan değildi bizim ecdadımız. Mustafa Kemal rakı içerdi ama Süleyman sevişmezdi! Sevişmediği için muhteşem olmadı mı bu Süleyman? Hem yalan o, her başarılı erkeğin arkasında bir kadının her muhteşemin arkasında bir haremin olduğu. Ancak gafiller sevişir. Tarihteki tüm Türk büyükleri herhangi bir cinsel münasebet olmaksızın ana rahmine düşmüşlerdir.

…...….

Bu şiir ve şarkı bir devam filmi niteliğinde olsa ilk olarak şarkı yazılır sonra da şiir yazılırmış. Ya da ilki eşzamanlı olarak akla gelir ancak tema yorucu olmasın diye ikiye bölünürmüş. Tenle tanışılacak ki sonrasında “Öyle bir tad var ki fakirliğimizde, başka hiçbir şeyde bulamam” denebilsin, değil mi? Şarkıda da demiyor mu “Senin tenin sıcak, benim içimde bir kedi”? Şiirde de demiyor mu “Tencere maltızda, fasulye tencerede” diye… Kedi de o maltızın yanında yatıyor. Şarkıda tanışılmak istenen tenle şiirde tanışılmış. Hatta öylesine yakınlaşılmış ki, şiirde “kapının önünde oynayan” çocuklardan söz ediliyor. “Ateşte çaydanlık, camda yağmur” diyor şarkı. Çocuklar yağmurlu havada kapının önünde oynamaya çıkartılacak kadar büyük bir mahremiyet ihtiyacı. Ama zaten öyle bir aşk ortamında büyüyen çocuk da kara kışta çıplak ayakla gezen Roman çocukları kadar bağışık olur yağmura. Bırakın çocuklar oynasın yağmur mağmur. Fakiriz dediysek OMO da mı yok. “Çamaşırlar kirlenir, çocuklar böyle öğrenir”. Şarkıda masada incir rakısı var, şiirde tencerede fasulye, e ateşte de çay var. Var mı bundan büyük zenginlik?

Keşke “bir ten bir dil, bin ten bin dil” anlayışından kurtulup bir tenle konuşmak ama o tenle konuşmak konusunda virtüöz olabilmek burada ekâbirlik etmek kadar kolay olsa. Keşke sadeliğe, fakirliğe dönmek sadece evdeki eşyalardan kurtulmakla, biraz daha az para kazanmakla mümkün olsa. Belki bu şiiri ve bu şarkıyı bilmek o arzu edilen, ciğere bakar gibi bakılan tenle tanışmayı kolaylaştırıyor ancak o tenle, çocuk sahibi olup çocukları kapının önünde oynatabilecek kadar uzun süre kalamamaya da neden olan bizzat da bu hayranlık duyulan şairler gibi olma arzusu belki de. Hatta Cemal Süreya’cılık oynama seansları. Parmak uçlarım merak ettiğim gövdelere dokunacak diye çocuklarıma dokunmak kısmet olmayacak bu gidişle…

Ah keşke içimdeki kedi “Ama Cemal beylerin…” dediği zaman “Cemal beylere bakma sen” diyebilsem… “Masamda incir rakısı, yatağımda ten kokusu” olsa, “hayat bayram olsa”.


Cenk ATAYETER
11.02.2011



Vaiz Sokağı Numara 70

Ben sana kürk alamam doğrusu
Güzel bileklerine bilezik alamam.
Bir kap yemek, bir elbise.
Öyle bir tad var ki fakirliğimizde
Başka hiçbir şeyde bulamam..

Sokağımız arnavut kaldırımı,
Evimiz ahşap iki oda.
Daha iyisi de olabilirdi ya,
Şükür buna da.

-Ama Hamdi beylerin..
-Hamdi beylere bakma sen,
Tencere maltızda, fasulye tencerede
Çocuklar kapının önünde oynuyor mu?
Ona bak sen..

-Perdemiz kadife olmalıydı..
-Basma da güzel olur, sevince.
Biliyorsun ancak boğazımıza,
Olmuyor ha deyince.

-Kimbilir bir gün belki..
-Adam sen de, aldırma,
Bunlar düşünmeye değmez
Hem hayat dediğin ne ki?

Turgut Uyar

28 Mart 2010 Pazar

Nodders & Shakers

Bu "nodder" ve "shaker" kavramları üzerinde biraz daha durmak gerekiyor, kanımca. Yakın zamanda hayata gözlerini yuman, tüm zamanların en sevdiğim yazarı olan Salinger, en sevdiğim eseri olan Catcher in the Rye (Çavdar Tarlasında Çocuklar) adlı kitabının başında değil taa en sonunda öyle bir laf ediyor ki o son cümle sıkı bir tokat gibi bir "nodder" etkisi bırakıyor üstünüzde. Kitap şöyle bitiyor: Don't ever tell anybody anything. If you do, you start missing everyone. Yani Türkçe meali ile "Sakın kimseye birşey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra".

Bu bahsettiğim "nodder" etkisi öylesine bir etki ki kitabın bu cümlesini okuduktan sonra sanki kitaba devam edecekmiş gibi, bir döngü yapıyormuş gibi ilk sayfaya dönmek istiyor insan. Zaten okurken de bitmesin diye dua ediyorsunuz. Hatta sonrasında Salinger'ın külliyatını okumak istiyorsunuz. Eserler arasındaki bağlantıları görmek hoşunuza gidiyor zira yazarın tüm eserleri çok çocuklu bir aile üzerine... Bir yerden sonra ailenin bir ferdi gibi oluyorsunuz. Onlar da sizin kırk yıllık aile dostunuz...

Aslına bakarsanız, bu kavramlar ve yazarlar bile yalan. Özlemekten bahsetmek istiyorum ama buna bile cesaretim yok anlaşılan. Özlediğim şeyi özlemeye hakkım olmadığını söyledi özlediğim... Kendimi de çok özlemişim. Şimdi daha da bir farkettim. Salinger kesinlikle haklı. Kendimle ilgili iki şey anlattım ve özlemeye başladım kendimi hemen...

Hand to mouth 2

Artık neredeyse her alışveriş merkezinin yiyecek içecek bölümünün bir köşesinde yer alan ve aslına bakarsınız çok da sözcüklere dökmeye uğraşmayacağım nedenlerden dolayı samimiyetsiz bulduğum bir D&R'da İngilizce kitaplara bakarken elim Paul Auster'ın otobiyografisi "Hand to mouth" adlı kitaba gidiyor...

Açıp okumaya başlıyorum...Kitabın ilk paragrafı şöyle:
"In my late twenties and early thirties, I went through a period of several years when everything I touched turned to failure. My marriage ended in divorce, my work as a writer foundered, and I was overwhelmed by money problems. I'm not just talking about an occasional shortfall or periodic belt tightenings- but a constant, grinding, almost suffocating lack of money that poisoned my soul and kept me in a state of never-ending panic".

İlk paragrafı okur okumaz kasaya yöneliyorum. Zira, söz konusu otobiyografinin ilk cümlesinde kendimi buluyorum. My marriage is about to end in a divorce.... And my work as a translator and interpreter has been foundering lately... Ve Auster'ın sözünü ettiği ekonomik dar boğaz dönemlerini de oldukça iyi bilirim...

Kitap bir başkası için ne ifade eder bilmiyorum. Ancak içinde olduğum halet-i ruhiye içinde bana oldukça yaşama sevinci veriyor. "Bak, bir tek senin hayatın böyle değil" diyorum kendi kendime. "Yalnız değilsin. Sonuçta, bu Paul Auster. Boru değil. Anlaşılamamış demek o da uzun yıllar. Ben de tam otuzlarımın başındayım." Kitabı satın alıyorum. Tek nedeni de Auster'ın bu buhrandan ne zaman kurtulduğunu öğrenmek. Yirmilerinden ve otuzlarının başladından bahsettiğine göre çok fazla zaman kalmadı o büyük zamana diye düşünüyorum...

Tabii ki benim gündemime çok uygun olmanın yanı sıra kitap gerçek bir "nodder"... Bir makale okumuştum. Bir kitabı okuma dürtünüzü kitabın ilk cümlesi ateşliyormuş. Bir kitabın ilk cümlesi etkileyiciyse, diğer sayfalarını okumak istiyor ve "nod" ediyormuşsunuz. Yok, ilk cümle klişe veya tırtsa da başınızı memnuniyetsizliğinizi göstermek için "shake" ediyormuşsunuz. Yani bir kitap ya bir "nodder" ya da bir "shaker" oluyormuş. Hatta bu bahsettiğim makalede "nodder" örneği olarak Anna Karanina gösteriliyordu, efendim. Zira söz konusu kitabın ilk cümlesi bütün mutlu ailelerin mutluluğunun birbirine benzediğini ancak her mutsuz ailenin mutsuzluğunun kendine özgü olduğunu söylüyor. O ilk cümleyi okuyup, zehiri alan da kendi ailesinin hangi kategoriye gireceğini, mutsuzluğunun gerçekten kendine özgü olup olmadığını anlama amacıyla yemeye başlıyor sayfaları... Aynı dürtüyü yarattı bende "Hand to mouth"... 92. sayfadayım. Hızla da devam ediyorum... Kitap ayracı olarak da Soul Kitchen filminin bir reklamı... Yani kendime umut vermek için her türlü success story'den faydalanıyorum... Aradığım cevabı da henüz bulabilmiş değilim... Öğrenince size de söylerim eğer isterseniz.